| Ersan'ın Öyküsü |
17 Mart 1976 Antalya doğumluyum Ben, bu iş için doğduğuma inanıyorum. Hacettepe Fen Fakültesi İstatistik bölümünü mezunuyum. Fakülteyi on sene de bitirdim. Babamın görevi nedeniyle bir sürü şehir gezdik ve en sonunda Antalya yerleştik. Orada gayet saf, temiz, hiç elektrik faturası bile yatırmamış bir adamı bıraktım ve Ankara’ da on yedi yaşındayken hayatla karşı karşıya kaldım. Saat yedide, ezan okunduğunda bütün masada dört tane tabak olan bir aile ortamından, burada gece hayatında şarkı söyleyen, gitarıyla müzik yapan bir adam durumuna geçtim. Bunun ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. Gece hayatı çok zor. Taksiye biniyorsun, gündüz beş milyon yazacak yere, gece on milyon yazıyor. Gündüz üç milyona içtiğin çorbayı, gece altı milyona içiyorsun. Gündüz bir caddede normal, sakin yürüyebilecekken, gece onun iki katı tehlikeyle karşı karşıyasın. Gece, ister istemez alkolün de bulunduğu gece klüplerinde şarkılar söylediğimiz için, en yakın arkadaşın bile alkolden sonra sana sitem etmeye başlıyor. Stresi daha fazla. Artı gece beş saat uyku yeterken, belki biz gündüz uyumak zorunda kaldığımız için, on saatte ancak kendimize gelebiliyoruz. On yedi yaşından otuz bir yaşına kadar sahnede bu tür zorluklarla karşılaştım ve düzgün bir insan olmaya gayret sarf ettim. Onurumdan, şerefimden, gururumdan ödün vermeden buraya gelmek de benim en büyük hikâyem. Çünkü, sansasyon yapmadan bu yerlere gelebilmek gerçekten çok zor. Hiçbir şekilde benim asparagas haberim olmadı. Gayet mutlu, gururlu bir şekilde bu güne kadar geldim. Müziğe başlayışım çok ilginç. Yaklaşık beş ya da altı yaşındaydım. O zaman televizyon tek kanallı, sadece TRT vardı. Ben, koltuğun kolunda ayaklarımı uzatıp, elimle kanun çalar gibi bir şeyler yapıyormuşum. O dönemde Türk sanat müziği konserleri olduğu için, annemler hep, bu oğlan kanun çalacak, demiş. Altı yaşındayken, eniştem Arabistan’dan yaklaşık yirmi santim boyunda, küçücük bir org getirmişti. Hiç unutmuyorum, onun bile bir evde olması çok lükstü. O küçük klavyede “Oy Oy Emine’m” şarkısını çalıyordum. Çalmayı öğrendikten sonra, orgu bana hediye ettiler. Meğer elimle yaptığım şey müzikmiş. Müziğe böyle başladım. Antalya’dayken, bir gün ablama üniversiteye hazırlık kitabı almaya gitmiştik. O zaman büyük klavye, kitapçının yanındaki bir beyaz eşyacıda satılıyordu. İçeri girdiğimizde, sanki uzaydan gelmiş gibi, Antalya’nın bütün piyanist şantörlerinin, o alete baktığını gördük. Ben, küçücük çocuk girip de tıkır tıkır şarkıları çalınca, küçücük çocuk, nasıl olur dercesine, hepsi şaşkın halde bana baktı. Babam da gururlanarak, yaklaşık iki aylık maaşını bastırdı ve bunu oğluma alıyorum, dedi. Eve gittiğimizde, annemin, kitap almaya gittiniz, bu org nereden çıktı, borcumuz vardı, gibi müthiş bir tepkisiyle karşılaştık. Profesyonel anlamda ilk enstrümanımla tanışmam, bu klavye ile oldu. Onunla çalışarak, büyük bir repertuara ulaştım. Bir kamp alanında, piyanist şantörlük yapan bir abimiz ara verdiğinde, ben çalmaya başladım. Bir sene sonra işletmenin müdürü, sen ondan daha iyi çalıp, söylüyorsun, bundan sonra sen buradasın, dedi. İlk paramı on altı yaşında, buradan kazandım. |